İstanbul Örneği Üzerinden Osmanlı Mezar Taşlarına Genel Bir Bakış

Şüphesiz dünyanın en adaletli fiilidir “ölüm”. Yaşlısı, genci, zengini, fakiri, zalimi, mazlumu herkes ölecektir ve hiçbir canlının bu fiili engelleme veya zamanını değiştirme imkanı yoktur. Kimisi için bir yok oluş kimisi için yeniden diriliş. Kimisi için kıyamet kadar korkulacak, kimisi için ise düğün gecesi kadar sevilecek bir olaydır. Bu düşünceler insanların yaşadıkları toplumların kültürlerine ve inandıkları dinlere göre değişiklik göstermektedir. İnsanların düşüncelerindeki bu değişiklikler, ölülere bakış açılarını ve cenaze işlemlerinin farklılaşmasına yol açmaktadır. Bazı kültürlerde cesetler yakılıyor, bazılarında ise mumyalaştırmak suretiyle diri tutulmaya çalışılıyor. Üç semavi dinde ise -bazı istisnalar olsa da- ölüler toprak altına gömülmektedir (TDV İslam Ansiklopedisi, 1993) ve bu ölen kişiler için mezar taşları yapılmaktadır.

Peki ölen bir kimse için mezar taşı yaptırmak ne kadar uygundur? Bunun dinimizde ve kültürümüzde yeri var mıdır? (burada Osmanlı’daki Müslüman mezar taşlarını inceleyeceğimiz için İslam’daki kaynaklara değinilecektir) Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) dönemine baktığımızda, bizzat Peygamberimiz, tanınması için Osman b. Maz’ûn’un kabrinin başına taş diktirdiği hadis kaynaklarında geçmektedir. (TDV İslam Ansiklopedisi, 2004) Peygamberin bu uygulaması bize mevtanın (ölünün) tanınması için kabrinin başına mezar taşının dikilebileceğini göstermektedir. Anadolu’daki ve çevresindeki geleneklere de baktığımızda mezar taşı uygulaması oldukça yaygındır.

Dünya üzerinde yaklaşık 650 yıl boyunca ayakta kalabilmiş ve 400 yıl boyunca hilafet vasfını elinden bırakmamış Osmanlı Devleti’nde de bu dini serbestliğe ve çevre kültürlerden etkilenme olayına bağlı olarak ilk zamanlarından itibaren mezar taşı uygulaması rağbet görmüştür. Çok güçlü bir mezarlık geleneği olan Osmanlı devleti’nde son 200-300 yıl boyunca yapılan mezar taşları sanat değeri açısından çok önemlidir. Öyle ki günümüzde bile Osmanlıca okuyamayan birisi bu mezar taşlarını biraz incelese mevtanın cinsiyetinden, mesleğine, yaşadığı dönemden, muhibbanı (seveni) olduğu tarikata kadar çoğu şeyi öğrenebilir.

Adeta ölümü ve mezarlıkları sevdiren bu sanat harikası mezar taşları, tabiri caizse “ben buradayım” diyerek el kaldırmış birer insanı andırmaktadır. Ayrıca insanın geride bıraktığı tek maddi eser olan mezar taşlarına bu kadar özenilmesi de Osmanlı’nın insana verdiği değerin en bariz örnekleridir. Rivayet odur ki meşhur şair Yahya Kemal’e İstanbul’un nüfusunu sorarlar. Şairin uçuk bir rakam vermesi üzerine neden böyle bir cevap verdiğini sorduklarında ise şu muhteşem cevabı alırlar: “Biz ölülerimizle birlikte yaşarız.” İsterseniz mezar taşlarının değerlerini daha iyi anlayabilmemiz için sıradan bir insanın mezar taşının yapılma serüvenine bir göz atalım.

Kişi vefat ettikten sonra yakınları bir taş ustasına gider ve -durumu orta derecede ise- mermer mezar taşı kalıplarından birini seçer. Daha sonra yakın çevreden herhangi bir şaire bir şiir ısmarlatılır ve şair ölen kişiyi öven veya onun ölümünün üzüntüsünü anlatan bir şiir yazar. Hatta mümkünse şiirde ölüm tarihi üzerine ebced düşürülür. Bu şiir iyi bir hattata götürülür ve hattat bunu o güzel hattı ile kağıda döker. Bu hat hakkaka (taş ustasına) götürülür ve usta bu hattı dış sınırlarından ince bir iğne ile iğneler ve taşın üzerine serer. Üzerine kömür tozu serpildiğinde yazının silüeti taşa geçmiş olur. Daha sonra hakkak yazı dışında kalan kısımları dikkatli bir şekilde kazır ve yazı kabartılmış olur. (Çavuş, 2019) Bu uzun süreçte de görebildiğimiz gibi sadece bir kişinin mezar taşını hazırlamak için bile en az üç kişi çalışmaktadır. Mezar taşlarının her birinin ne büyük bir sanatsal değer taşıdıklarını anlayabilmemiz için, çalışan bu insanların birer sanat erbabı olduğunu göz ardı etmememiz gerekmektedir. Ayrıca bu mezar taşı kurumsallaşması bize, insana verilen değeri gözler önüne sermektedir. 

Osmanlı’da mimari gelişmeler ve dildeki değişimler ile birlikte mezar taşlarında da bir takım farklılaşmalar meydana gelmişti. İlk zamanlarda oturmuş bir Osmanlı mimarisi olmadığından dolayı, o dönemdeki mezar taşlarında Arapça ve Farsça ifadeler ağırlıktadır ve çoğu mezar taşı -sonraki dönemde yapılanlara nispeten- daha sadedir. Bu tür mezar taşları daha çok Anadolu’dadır. (Çavuş, 2019) Üzerlerinde Rumi motiflere, ayet ve hadislere rastlanılır. Aşağıdaki resimde gördüğünüz ise meşhur astronom, matematikçi ve dil bilimci olan Ali Kuşçu’nun Eyüp Sultan’da bulunan mezarıdır ve erken dönem Osmanlı mezar taşı özelliklerini bizlere muhteşem bir şekilde yansıtmaktadır.

15 ve 16. Yüzyıllarda İstanbul fethinin etkisiyle ve Osmanlı mimarisinin de belli bir şekil almaya başlamasıyla Osmanlı mezar taşı geleneği de kendini göstermeye başlamıştır. Mezar taşlarında daha sade, okunabilir bir dil ve kişilerin cinsiyetine ya da mesleklerine göre başlıklar görülmeye başlanmıştır. Padişah, şehzade, sancak beyleri gibi üst düzey zevat tarafından kullanılan mücevveze kavuklar, sadrazam, kaptan-ı deryalar ve çok tuğlu paşalar tarafından kullanılan kallavi kavuklar, İstanbul’da en çok rastlanan ve en alt birimden en üste kadar kullanılabilen kâtibî kavuklar ve daha bir çok kavuk, sarık, makdem, kalafat ve üsküf gibi başlıklar bu dönemde kullanılmaya başlanmıştır. Arapça ve Farsça ifadelere daha az yer verilmiş, okunmasının kolay olmasından dolayı, daha önce kullanılan cel’i sülüs yerine ta’lik yazı kullanımı yaygınlaşmıştır. (Özcan, 2012)

Son dönemlerinde ise 400-500 yıllık mezar kültürünün verdiği birikim ve Avrupai mimari üslupların da yaygınlaşması münasebetiyle daha sanatlı mezar taşları yapılmaya başlanmıştır. (Çetin, 2019) Bu mezar taşlarının dilleri daha sadedir ve çok çeşitli bezemeler barındırmaktadır. Bu tür mezar taşlarının en güzel örneklerine Süleymaniye Camii Haziresinde ve Sultan 2. Mahmud türbesinde rastlamaktayız. Süleymaniye Camii haziresinde bulunan Hüseyin Avni Paşa’nın mezar taşı ise bahsettiğimiz türünün en güzel örneklerindendir.

 

 

 

Peki bu kadar uzun bir serüvenden geçerek belli bir olgunluğa ulaşmış olan mezar taşlarını yolda yürürken gördüğümüzde nasıl tahlil etmeliyiz? Osmanlı Türkçesi okumayı bilmediğimiz halde nasıl olacak da bu mezar taşlarının dilinden anlayacağız diye  düşünüyorsanız, bazı temel bilgilere sahip olmanız onları genel hatlarıyla anlamanıza yardımcı olacaktır. Baktığınız bir mezar taşı size bir kadının naifliğini ve güzelliğini andırıyorsa, üzerlerinde çiçekler, bitkiler, meyveler varsa ve başlık kısmı çeşitli bezemelerden oluşuyorsa, evet, bir kadın mezar taşına bakmaktasınız. Kadın mezar taşları erkeklerinkine nazaran daha sanatlı olmaktadır. Ayrıca kadın mezar taşlarında erkeklerin kullandığı gibi daha belirgin bir başlık yerine, hotoz denilen kadınların günlük hayatta giydikleri başlıklar kullanılmaktadır.

 

Eğer fes, sarık, kavuk veya derviş tacı görüyorsanız bilin ki bu kişi bir erkektir ve üzerindeki sarık -çoğunlukla- onun mesleğini sizlere haber vermektedir. Eğer çok küçük bir mezar taşına rastladıysanız bu mezar taşları da küçük yaşta vefat eden sabiler, çocuklar için hazırlanmıştır. Öyle bir taşa denk geldiniz ki taşın üzerinde bırakın bir dekorasyon, başlık ve şiir olmasını yazı bile yok. O zaman o taşa bir daha bakın çünkü bir cellat mezar taşına bakıyorsunuz. Halkın bedduasını almamak için cellatların taşları yazısız, sanatsız ve mezarlıkların farklı bir köşesine yapılmaktadır. (Çetin, 2019).

 

Son olarak Osmanlı’nın sadece mezar taşlarına değil, mezarlıklara da çok önem verdiğinden bahsetmeden geçmeyelim. Mezarlıklar Osmanlı Dönemi’nde bizzat şehrin içine hatta camilerin bahçelerine yapılmakta idi. İstanbul’daki Karacaahmet, Aşiyan ve Çengelköy mezarlıkları şehir içerisindeki mezarlıklara; Süleymaniye ve Fatih camilerinin hazireleri ise cami bahçelerindeki mezarlıklara örnektir. İnsanlar bu mekanları günlük hayatlarında sürekli kullandıklarından dolayı ölüm duygusundan çok uzak olmadıklarını ve hatta muhteşem mezar taşlarına nazar ederek adeta kendilerini mezarlıklara ve ölüme alıştırdıklarını söylemek mümkündür. Ayrıca mezarlıkların camilerin kıble tarafına yapılmış olması da o yöne doğru yönelerek ibadet eden insanların mezarlıkları görüp ölümü ve ahireti hatırlaması açısından bir diğer ince ayrıntıdır. 

Yazımızın özeti olarak şunları söylemek uygun olacaktır: Çok büyük bir devlet ve millet geleneğine sahip olan Osmanlı Devleti’nin belli bir mezarlık kültürünün olmaması çok şaşırtıcı bir durum olabilirdi. Lakin bu yazıda da görebileceğimiz gibi “altı üstü mezar taşı” gibi değil de “öldükten sonra insanın bu dünyadaki temsiliyet makamı olan mezar taşı” gibi bir bakış açısıyla, dünyada eşi ve benzeri bulunmayan mezar taşları ortaya çıkarılmıştır. Her biri ayrı birer belge niteliği taşıyan bu şaheserlerin daha fazla incelenmesi ve araştırılması halinde tarihin açılmamış, tozlu sayfalarının gün yüzüne çıkacağı aşikardır. Yazımı usta şair Yahya Kemal Beyatlı’nın konumuz ile alakalı bir dörtlüğü ile bitirmek istiyorum. 

Ölüm âsude bahar ülkesidir bir rinde;

Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.

Ve serin serviler altında kalan kabrinde

Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.

 

KAYNAKÇA

  • Çavuş, Fatih, Osmanlı Mezar Taşlarının Sırları, 2019, s. 31-32
  • Çeti̇n, Onur. (2019). Osmanlı Mezar Taşları Etrafında Gelişen Kültür ve Medeniyet Dünyası Üzerine Bir İnceleme (Eyüp Örneği). sf. 33
  • Çeti̇n, Onur. (2019). Osmanlı Mezar Taşları Etrafında Gelişen Kültür ve Medeniyet Dünyası Üzerine Bir İnceleme (Eyüp Örneği). sf. 73
  • Özcan, Ali Rıza (2012). İstanbul’un 100 Mezar Taşı sf. 10
  • TDV İslam Ansiklopedisi (1993) md. Cenaze cilt.7 sf. 354
  • TDV İslam Ansiklopedisi (2004) md. Mezarlık cilt.29 sf. 519
Osman Nuri DUMAN
Ortaokul eğitimini Hatay’da tamamlamış 2015 yılında başladığı Üsküdar Anadolu İmam Hatip Lisesi yolculuğunu 2019’da sonlandırmıştır. Eğitim hayatı boyunca çeşitli sivil toplum kuruluşlarında farklı görevler üstlenmiştir. Halihazırda İbn Haldun Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde okumaktadır.

İlgili Yazılar

YORUM ALANI

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz