Beşeri Bilimlerİstiklâl Marşı'nın...

İstiklâl Marşı’nın Oluşmasında Yatan Ruh

Mehmet Akif Ersoy;İstiklal Marşı’nı iki günde,hatta bazı kaynaklara göre de bir günde yazmış ve meclise teslim etmiştir. (Çantay 1966:63-64) Nasıl olur da Mehmet Akif Ersoy dillere destan ve gönüllere taht kurmuş olan İstiklal Marşı’nı bu kadar kısa zamanda bitirebilmiştir?

Milletimizin kurtuluş ve bağımsızlık adına verdiği Mili Mücadele’nin ruhunu yansıtan İstiklal Marşı, bu mücadelenin şüphesiz ki eşsiz destanıdır. Öte yandan dikkatle tahlil edildiğinde de Türk milletinin son yüzyılda yaşadığı bütün acı ve tatlı olayların hikayesidir.İstiklal Marşı, bu olayların edebi bir belgesidir. Dolayısıyla bu marşı anlamak için Milli Mücadele’nin kısa bir tarihçesini bilmekte fayda vardır. Zira marşla ilgili tarihi olayları bilmeden marşı anlayıp değerlendirmek mümkün değildir. (Kocakaplan 1999:23)

1914-1918 yılları arasında cereyan eden 1.Dünya Savaşı’na Osmanlı Devleti ittifak güçlerin yanında katılmıştır. Yıllar süren karanlık zamanların beraberinde getirdiği kayıplar Osmanlı Devleti’ne büyük zararlara sebep olmuştu. Bu zararlar sadece maddi olarak değil, manevi olarak da ciddi zarar vermişti. Her aileden birer tabak eksilmiş, ülkenin genelinde karamsar, bitkin bir hava hakimdi. Türk milleti bu savaşlı yıllardan tam anlamıyla bezmişti. Bununla da kalmayan İtilaf Devletleri, Osmanlı Devleti ile yapılan Mondros Ateşkes Antlaşması’nın 7. maddesine dayanarak Osmanlı Devleti’nin topraklarına giriyor ve hayasızca eylemlerde bulunuyorlardı.

1.Dünya Savaşı sıralarında Mehmet Akif Ersoy, yazdığı şiirlerle ve verdiği vaazlarla kendi topraklarımızın içinde (Kafkas, Kanal, Filistin, Irak, Suriye, Hicaz-Yemen ve Çanakkale cephelerinde) ve dışında (Makedonya, Galiçya ve Romanya) savaşan askerlerimize moral ve ümit aşılamak için elinde geldiğince mücadele ediyordu.

Sokaklarımızda ecnebi askerlerin kol gezmiş olduğu bir dönem başlamıştı. Takatsiz milletimiz bu hayasızca akına seyirci kalabiliyordu. Milli Mücadele’nin ilk mermisi Ayvalık’ta atılmasıyla ülkenin belli bölgelerinden bağımsızlık mücadelesi baş göstermeye başlamıştı.

Mehmet Akif de bu sıralar milli birlik ve beraberliği sağlamak amacıyla Anadolu’ya geçme hazırlıklarına başladı. Mehmet Akif, bu sıralarda Osmanlı hükümetinin Dar’ül Hikme başkatibi olarak yüksek derece memuruydu. Bu halde iken memuriyetinden, maaşından olma hatta sürgüne gönderilme riskini göze aldı. Bir gün, dergi idarehanesine gelerek Eşref Edip’e ‘’Hazırlanın gidiyoruz.’’ Talimatını verdi. Eşref Edip’in ‘Nereye?’ sorusuna Akif’in verdiği cevap ise gidilecek yerin adresini gösteriyordu: Harekat-ı Milliye’nin başladığı cepheye…’ (Edip 1960:128)

Böylelikle Mehmet Akif; bütün memleket sathındaki şuurlu ayaklanmayı, Ayvalık’ta ilk kurşun atıldığı anlardan itibaren bu mücadelenin bütün safhalarını adım adım takip etmiş; Konya, Antalya, Ankara, Afyon, İnebolu, Kastamonu, ve kazalarında -çok zaman yürüyerek- gösterdiği cephenin en ileri hatlarına kadar İstiklal yolundaki faaliyet ve konuşmaları, yakından gözlemlediği halk ruhunu yaşamış ve yaşatmıştı.( Nalbantoğlu 1964:69)

Daha sonrasında Sevr muahedesi ile vatan parçalanmış, yer yer işgale uğramış, güzel İzmir, Yunan işgali altında inlemekte, bununla da doymayan müstevli vatanın harimi ismetine uzanmış Ankara’ya doğru yürümekte ve Büyük Millet Meclisinde merkezi hükümetin Ankara’dan da nakli müzakere edilmekteydi. (Türkiye Mart Dergisi, Mart 1983:11-12)

Akif, günü geldiğinde de Ankara’ya koşmakta gecikmedi. Zira onu burada çok önemli görevler bekliyordu. Neticede savaşacak olan halktı, askerlerdi; ama önemli olan 1. Dünya Savaşı’nın kötü sonuçlarıyla maddi ve manevi olarak bitmiş olan bu halkın öncelikle yüreğini diriltmek, ona iman ve ümit aşılamaktı. İşte Akif’in Milli Mücadele’deki en önemli misyonu buydu. (Özçelik 2018:43)

Halk, her şeyinden aziz tuttuğu vatanının bu durumu karşısında , bu uğurda düşmanla mücadeleyi bir iman borcu bilerek, düştüğü psikolojik çöküntüden kısa zamanda kurtulmayı başardı. Vatanını istila ve işgalden kurtarmak için harekete geçti. (Özçelik 2018:36)

Mehmet Akif Ersoy’un bizzat Milli Mücadele’nin içinde olması onu  İstiklal Marşı’na adım adım hazırlayan en önemli etken oluyordu. Bir yandan Milli Mücadele devam ederken bir yandan da Ankara’da meclis kurulmuştu. Milli Mücadele’nin kahramanları yer yer işgal edilen toprakları geri alarak düşmanı ülkeden defediyordu.

Kurulan bu meclisin ardından bir marş yazılması gerektiği düşünülmüştü. Bu marşın adı İstiklal Marşı olarak tarihe geçecekti. Bu sebeple , seçilene 500 lira verilecek olan İstiklal Marşı yazma yarışması organize edilmesi için bir karar çıkarılmıştı. İstiklal Marşı için açılan yarışmanın şartnamesinde yazılacak marşta aranacak temel özellikleri Eşref Edip, şöyle belirtir: ‘Bu mukaddes mücadelenin (Milli Mücadele) büyüklüğünü, kutsi heyecanını terennüm edecek, onu gelecek asırlara nakşedecek bir marş olmalı.(..) İstiklal Savaşı’nda duyulan heyecanı bir sanatkar kelimelere döksün ve bu mücadele ebedileşsin… Yurdun afakını o heyecan inletsin…Bütün seslerin fevkinde yükselsin..’ (Özçelik 2018:127)

Ülkenin dört bir yanından toplam 724 tane şiir gönderilmişti fakat bu şiirler Eşref Edip’in belirttiği özellikleri içerecek nitelikte değildi. Bu şiiri;edebi dili yüksek, milli mücadeleyi yakinen görmüş, bu vatanın özündeki İslami hassasiyetleri barındıran biri olmalıydı. Bu portre Mehmet Akif Ersoy’a aitti fakat Mehmet Akif bu yarışmaya katılmamıştı. Çünkü ona göre bu, milletin olacak bir İstiklal Marşı’ydı ve bu nedenle para karşılığında yazılmaması gerektiği kanaatindeydi.

Bunun üzerine milletvekili ve hatip olan Hamdullah Suphi Bey, Mehmet Akif’le iletişime geçti. Mehmet Akif’e yarışmadan elde edilen gelirin bağışlanacağını bildirince Mehmet Akif,İstiklal Marşı’nı yazmaya karar verdi.

Akif, Ankara’daki Siraceddin Mahallesi’ndeki taş medresenin lojmanı olan tek katlı yapının (Taceddin Dergahı) üçüncü odasında İstiklal Marşı’nı yazmaya başladı. Bir gece, birden uyanmış. Kağıt aramış…Yok. Halbuki ilham heyecanlı bir pınar gibi akıyor… Elindeki kurşun kalem, yer yatağının sağındaki duvara dönmüş:

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.

Hangi çılgın bana zincir vuracakmış?Şaşarım!

Kükremiş sel gibiyim; bendimi çiğner, aşarım; ,

Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Sabah namazına kalkan oda komşusu Hafız Bekir Efendi (Konya Mebusu) Mehmet Akif’i elinde çakısı, duvardaki kıtayı silerken görmüş.’’ .( Nalbantoğlu 1964:78)

Böylelikle Mehmet Akif kısa sürede İstiklal Marşı’nı noktalamıştı. Bu kadar kısa sürede bitirmesinin altında yatan sorunun cevabı da yine Mehmet Akif Ersoy’un mücadeleyle geçen hayatı olmuştu. Onun edebiyat camiasında duyulmasına sebep olan ilk şiiri 14 Mart 1895’de  ‘Mektep’ dergisinde kaleme aldığı ‘Kuran’a Hitap’ şiiri olmuştu. (Özçelik 2018:15)

Kuran, İslam, vatan gibi kavramlarla içli dışlı bir şahsiyetti. Bu minvalde halkın sorunlarına İslam ile cevap aradığını bütün şiirlerinde görebiliyoruz. Hayatı boyunca böyle hassasiyetlerle yazan bir şairin Milli Mücadele’deki misyonu da çok değerli olacaktı. Ayrıca başından beri Milli Mücadele’nin içerisinde yer almış, dolayısıyla o günlere kadar olan mesai ve faaliyetleri dolayısıyla bir marş için lazım olan mevhumları gayet yakından görmüş ve yaşamıştı. .( Nalbantoğlu 1964:69)

Bu minvalde İstiklal Marşı, zaten Akif’in gönlünde ve beyninde hazırdı. 1910’lardan beri İstiklal Marşı’nı hatırlatan mısralar, beyitler, kıtalar yazmıştı. . (Özçelik 2018:79) Böylelikle şunu söylemek yerinde olacaktır: Mehmet Akif Ersoy, İstiklal Marşı’nı iki günde sadece kağıda dökmüştü. Esasen Mehmet Akif’in bilinçaltı, yıllardan beri İstiklal Marşı’nı yazmaya devam ediyordu.

Meclis, nihayet aradığı marşı bulmuştu. 12 Mart 1921’de Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşı, meclis tarafından büyük bir coşkuyla kabul görülmüş ve resmiyete geçirilmişti. Akif ise vaat edilen 500 lirayı almadı. Oysa o günlerde büyük bir maddi sıkıntı içerisinde idi. ‘Meclis, İstiklal Marşı’nı alkışlar ve gözyaşları arasında kabul ederken de cebinde Zonguldak Milletvekili Hayri’den borç alarak aldığı iki lirası vardı. Ve sırtında pardösü dahi yoktu. .( Nalbantoğlu 1964:140)

Mehmet Akif, vaat edilen mükafatı almadığı gibi bu müstesna şiirini Safahat’ına da almadı. Niçin böyle yaptığını soranlara da ‘O şiir artık benim değildir. O, milletimin malıdır. Benim milletime karşı en kıymetli hediyem budur.’ diyerek onu milletine armağan etmiştir (Edip 1960:164)

Mehmet Akif Ersoy: ‘Yaşadıklarını yazmayan, yazdıklarını yaşamayan insan olamaz.’’ Derdi. (Erdoğan 2016:72)

Bu hususta Mehmet Kaplan’ın yorumu çok yerinde olacaktır.

‘Söylediklerini gerçekten duyan bir şairdir. Şiiri söyleyen Akif olmakla beraber aslında o, kendi beni ile birleştirdiği Türk milletinin duygu ve inancını dile getirir’(Özçelik 2018:113).

 

 

KAYNAKÇA

  • Çantay, Hasan Basri: Akifname,Mehmet Akif ve İstiklal Marşı, İstanbuş, 1966.
  • Kocakaplan, İsa: İstiklal Marşımız ve Mehmet Akif Ersoy, İstanbul, 1999.
  • Edib, Eşref: Mehmet Akif Hayatı ve Eserleri, İstanbul, 1960.
  • Nalbantoğlu, Muhittin: İstiklal Marşımızın Tarihi, İstanbul, 1964
  • Türk Edebiyatı, (Mehmet Akif’in hatırasına), Mart 1983.
  • Özçelik, Mustafa: Mehmet Akif ve İstiklal Marşı, İstanbul, 2018: Nar Yayınları.
  • Erdoğan, Aziz: Abide Şahsiyet Mehmet Akif Ersoy,2016: Çınaraltı Yayınları
Yunus AYDIN
Yunus AYDIN
İlkokul ve ortaokul eğitimini Dumlupınar Ortaokulunda bitirdi. Lise eğitimini ise Pendik Ömer Çam Anadolu İmam-Hatip Lisesi'nde nihayete erdirdi. Halihazırda Üsküdar Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümünde üniversite eğitimine devam etmektedir.

İlgili Yazılar

YORUM ALANI

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz